Hacı Bektaş_i Veli
Hacı Bektaşi Veli
Kültür ve Tanıtma Derneği Genel Merkezi

Ana Sayfa Haber Kategorileri Köşe Yazıları
Deryayı Umman
İbrahim Ağacık 23/10/2008
,
Bu haberi yazdır. Bu haberi arkadaşına gönder Bu habere yorum gönder
İbrahim Ağacık-Bülent Yurtseven

“Sultan Düzgünden mi aldın sen bu demi
Mürşid kelamına uydun yıllar yılı
Değil on sene kırk yıl yalın ayak gezsem
Bulamam senin gibi bir ulu piri”

 

Tanışma

 

 

Soğuk bir Hızır ayında misafir olduğumuz ufak ancak içerisinde epeyce kalabalığın olduğu bir evdi. Karşımızda sakalları göğsünde, saçları uzun nur yüzlü bir dede. Yakinen tanımak istediğimiz aradığımız Baba Wareway’dı, o.

Wareway dedeyle biraz sohbete daldık. Cemalinde bir keder var sanki. Başı dik heybetli duruşunun altında başka bir şeyler vardı. Evet, daha ilk kelamında Munzur suyu gibi kutsal gözyaşını dökmeye başladı bile; “Yas çekelim, On iki İmamlara yas çekelimde nasıl yas çekilir” diye bir soruyla karşıladı bizi ve akabinde kendisi şu dizeleriyle yaş akıtarak anlattı.

Benim dedem siyah çul üzerinde yatardı. Bir ay boyunca yıkanmazdı. Bir bardak süt, bir tas yoğurtla yasını çekerdi adam. Şimdilerde ise mütevazı davranıp kendini de katarak bizler bu dağı aşamayız diyor.

Kola içmekle, yıkanmakla, takım elbise giymekle yas çekilmez diyor, baba Wareway. Haklıda, o bu yolu atasından aldığı nasihatlerle, bilgilerle sürdü ve sürmeye de devam etmekte. Ancak metropollerde yaşamanın bizlere dayattığı zorunluluklar içerisinde ne yazık ki bizler baba Warewayın da dediği gibi bu zor karlı dağı aşamamaktayız! Artık köylerinden gelip büyükşehirlere yerleşen Aleviler her şeyin en iyisini ister oldu. Giydiği elbisenin markasından, bindiği arabaya kadar hep daha fazlasını ve daha iyisini ister oldu Aleviler. Belki de Kapitalist düzen en çok Alevileri etkisi altında bırakmıştı. “Bir lokma bir hırka” diyen Aleviler gitmiş, bin lokma bin hırka kavramını hayatında yaşayan Aleviler çıkmıştı artık. Buna değil midir Wareway dedenin de sitemi. Kimin için on üç yıl yalın ayak gezdim demekten kendini alı koyuyor. Tabi ki ancak “ben yaptım kendime yaptım” diyor. Ben Hak Aşkıyla karlı dağlarda yalın ayak terledim, pirlerimden aldığım müşkülü, Hak kelamını dillerden dillere yayılması için çabaladım. Durmadım gezdim anlattım ve bizzat kendi üzerimde yolun ululuğunu deneyerek ispatladım insanlara. Ancak geldiğimiz nokta maalesef sitemkâr etmiştir bizi insanlarımıza. Dede tasavvufu doğru yorumlayanlardandı. Bektaşi inancındaki batini yorumları ve saptamaları çok doğruydu dedenin.

Günümüz Dünyasında gruplara ayrılmış Alevilere geleneklerinin bekçisi olan Wareway dede gibi, Firik Dede gibi ulularıyla tanıştığımızda maalesef halkımıza sitemde ve kendimize öz eleştiride bulunmak zorunda kalıyoruz. Yol için can feda edenlere ne demeli otuz beş kişi Sivas’ta yol için yakılmadı mı? Maraş, Çorum, Malatya, Erzincan, Gazi olayları ve de bize göre en büyüğü Dersim katliamları! Buradaki insanlar neden katledildi? Ey Alevi iş adamları, Alevi kurum yöneticileri, Aleviyim ve aydınım diyen siyasetçiler neydi bu insanların suçu? Azerbaycanlı tarihçi dostumuz Dimes Cavidan’ın dediği gibi Aleviliğin ifadesi tek kelimeyle “aşk”tır. Bu insanlarda Hak Âşıklarıydı.

Deryayı Umman

 

 

Soğuk bir hızır gününde bütün dünyasını sığdırdığı evinin bir odasında misafir olmuştuk Baba Warewaya. Talipleri ondan “Umman-ı Derya” diye söz ediyorlardı. Dinledikçe bizleri alıp götürdü uçsuz bucaksız deryalara.

Wareway dediler sana neden dedem?

 

 

Gençlik yıllarımda Eskişehir’de madende çalışıyordum. Rüyamda Düzgün Babayı gördüm. Beni yanına çağırıyordu. Madeni terk edip Erzincan Çayırlıdaki köyüme baba evine döndüm. Yokluğun, kıtlığın baş gösterdiği o dönemlerde yaşlı babam sordu “hayırdır oğul neden döndün, madeni neden bıraktın?” diye. Ben, “batın” gördüm baba dedim. Rüyamda Sultan Düzgünü gördüğümü ve beni yanına çağırdığını anlattım babama. Aradan günler geçti nur yüzlü, aksakallı babamın yarım bıraktığı işleri gençliğimin verdiği güçle devam ettim. Kısa bir zaman sonra lokmalar pişirtmiş babam ve Hüseyin’e haber edin gelsin Sultan Düzgüne gideceğiz demiş. Haberi alır almaz hazırlandım. Babamlar kurbanı, lokmaları hazırlamışlardı ve Düzgün Babaya gitmek üzere yola koyulduk.

Tunceli de bulunan Düzgün Babaya geldik. Kurbanlarımızı kestik lokmalarımızı dağıttık. Üç gün üç gece türbesinde kaldım ve keramet babından, hak ehlinden bana bir nokta kadar bile bir ışık gelmedi. Toparlandık tekrar Erzincan’a köyümüze geri döndük. Aradan biraz zaman geçtikten sonra babam rüya görür; “rüyasında bana hak badesinden verileceğini ancak bunu nasıl ne şekilde vereceklerini bilmediğini” söyledi. “Şayet hakkından gelirsen dedi”.

Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra Hızır ayında rüya gördüm. Rüyamda Sultan Düzgün yine beni çağırıyordu. O dönemlerde kâr çok yağardı, boy hizasında kar olurdu. Yürüyerek Erzincan’dan çıkıp karı yara yara üç, dört günde Sultan Düzgüne ulaştım. Üç gece kaldım gene bir ışık göremedim. Herhangi bir şey olmadı, rüya göremedim, kandırıldığımı zannettim. Biraz daha kaldım ancak bu kez ısrar ettim. Dedim “ben buradan gitmiyorum senden bir seda istiyorum, Sultan Düzgün” diye yalvardım. Gidecek yer yoktu. Kar tipi, iki gün aç kaldım. Üçüncü gün bir seda geldi: “sana bir hizmet veriyoruz çarıklarını ve çoraplarını çıkaracaksın”. Ben, “bunu yapamam” dedim. “Yapacaksın”… “Ben kulum, insan sütü emmişim, gider bir dağda bir yana dönersem nefsime yenik düşersem ne hale gelirim. Orada benim cenazemi getiren bile olmaz”. “Sen korkma sözüme sahibim ben sana yardım ederim” dedi

Çıkarıp çarıklarımı, çoraplarımı çarığa sarıp alabildiğine uzağa attım. Dedim “git senin sanın şöhretin sana olsun”!

Karın içerisine çıplak ayakla bir girdim ki neler var, neler var. Ter akıyor her bir yanımdan “böyle giderse işimiz iyi” dedim. Öyle bir terledim ki çok susadım. Kalmen denilen bir mezrayı geçtim, bir köye ulaştım. Bacılar çeşmede su dolduruyorlardı. Öyle susadım ki su içeyim dedim. Beni karda kışta yalın ayak gören bacılar bağrışmaya başladılar. “Ula gelin gelin, biri gelmiş ayağında ne puçtur(zazaca çorap), ne çarık” deyip her şeyi birbirine karıştırdılar.

Suyu da içmeyip dereye doğru koştum. Biraz daha yürüdükten sonra her tarafı sis kapladı, fırtına çıktı, o halde asfalt kenarına kadar yürüdüm. Havanın soğukluğu kar fırtına yalın ayak olan ayaklarımı kıpkırmızı hale getirmişti. Bunu gören araçlar yanımda durup beni almadılar. İş başa düşmüştü, yürümeye devam etmek zorundaydım. Uzun tarla denilen bir yerde bir kahveye misafir oldum. O gün sabahladım. Ancak sabah erken kalkıp gitmeyi planlarken biraz uyuya kaldım. Kalktığımda mırıldandım, kahveci “ne oldu?” dedi. “Herhalde yolda jandarmalar beni çevirecek” dedim. Kahveci “sen rüyamı gördün?” dedi. “Ben çıplağım ayaklarımı böyle görürler beni alır götürürler” dedim. Kahveci “bugünde kal gitme” dedi. “Yok, gideceğim” dedim.

Dere kenarından yürümeye başladım, kar göğüs hizasında. Bir hayli yürüdükten sonra Pülümür’ün altına ulaştım. Jandarmalar beni çevirdi. “Ne oldu yavv nereye götürüyorsun? Ben bu vatanın evladı değil miyim? Askerlikse bende yaptım iki sene” dedim. “Yok, seni götüreceğiz!” dediler. Bunun üzerine “Öyleyse sizin hakkınız bir tek benim hüviyetimi (Nüfus Cüzdanını demek istiyor) almaktır, alın ve bırakın beni” dedim. “Olmaz karakola geleceksin” dediler.

Kendi kendime “herhalde beni götürüp dövecekler” dedim. Ya da “bu delidir böyle yalın ayak geziyor” diyorlar, şeklinde düşündüm.

Beni alıp götürdüler. Pülümür merkeze karakolu biraz tepedeydi, tepeye doğru çıkarken baktım, Siyah parkalı biri geliyor karakol tarafından onu görünce biraz rahatladım. “Nereye götürüyorsunuz bu adamı? Adam mı öldürmüş, hırsızlık mı yapmış? Ne olmuş yalınayaksa. Kimi ağlar gezer, kimi de güler gezer. Bu adam yalın ayak gezmiş kime ne?”.

Jandarmalar beni bıraktılar. Tekrar aşağıya Pülümür’e yürüdüm. Pülümürlüler “burada Hasan Efendi var, konağında seni misafir eder git ona” dediler. Millet toplandı başıma. Yok, ben eve gideceğim dedim ve yola devam ettim. Asfaltta kar makineleri önümde yolu açıyorlar, daha arkama dönmeden yol kapanıyor karla. Öyle öyle Sansa deresine geldim. Benim köyüm Mutu Köprüsüne yakın, bir dağı da aşarak bu şekilde yürüyerek eve geldim. Eve geldiğimde ayaklarımı gören çocuklarım korkmaya başladılar. Dedim “korkmayın, çoraplarımı çıkarmışım ondan böyle kızarmışlar”. Ondan sonra 1960’dan 1973’lere kadar yalın ayak gezdim.

Yazı kış eden kışı da yaz eden vardır derlerdi, inanmazdım!

Ben görmedim dedim ama gördüm. Çalıda çırpıda, sahra yerlerde, dağda taşta yalın ayak gezdim bir şey hissetmedim. Rençperlik yaptım, tarlada, tumda(Harman Yeri) bir şey hissetmedim. Sultan Düzgünün himmetiyle oldu. Kolay değildir Seyyid Mahmud-i Hayrani’nin oğludur!

Dedem Alevilikte Allah nasıl tanımlanır? diye sorduk.

Alevilikte hak insandır, kula kul olabilirsen haksın. Hak âdemdedir” diye kısa ve öz bir yanıt verdi. Tasavvuf dili ağır olan dede Hallacı Mansur gibi “Enel Hak” diyor. Kafamızda koskocaman soru işareti uyandı. Cemevlerimizde dedenin oturduğu yeri kıbleye doğru koyanlar var. İnsana melekler secde etti derler secde ederken Kâbe’ye dönerler hani hak sendeydi hani melekler insana secde etmişti hani bizim Kâbe’miz insandı?

 

 

 

Cemalin görende gökyüzünde çark vurur

Dünya döner su ile tufan olur

İlahi bir aşktır maddede değil manada durur

İnsandır o melekler secdeye varır

 

 

 

Bu dizelerle Hakkı insanda gördüğünü de destekler halde dede.

Dedeye bu kez de Alevilikte cennet ve cehennem nedir, nasıl yorumlanır? diye sorduk.

Bunu anlatmak zor, anlatsak geri kafalı diyorlar, oraya gidip gelmiş mi diye soruyorlar. İki tane cehennem var. İlkini boylayan kişinin buradan çıkması mümkün değil. İkincisi ise cezasını çeker daha sonra buradan çıkar. İlkine girip de çıkmamanın en büyük nedeni ikrarına sahip çıkmamasıdır, bu ikrar nikâhtır. Hak nizam terazi kurulur. Günahını tartarlar.

Ölmeden önce ölmek” vardır. Cennete gideceğim diye çabalamayın yaşadığınız dünyada cehennem ve cennetinizi yaşamaktasınız. Sır içerisinde sır olmak gerekiyor. Seksen yıl hizmet eden var, kaynar kazanda yanan var, ama halen çiğsin derler. Kendi hesabınızı kendiniz yapacaksınız.

Önemli olan ölmeden evvel ölmektir. Neden onca yıl çile çekti, Başköylü Hasan Efendi. O benden üç yıl daha fazla yalın ayak gezdi. Sadece ve sadece kuyruk yağı yerdi. Üstünde kıyafet olmazdı, çoğunlukla koyun derisinden delerek yaptığı çulları giyerdi. Erdi, evliyaydı, âlem içinde “insanı kâmildi”. Çünkü o bu dünyanın zevkinden sefasından vazgeçmişti. Hak yolu için, Ehli Beyt’e yapılan zulümler karşısında çile çekmekteydi. Alevi inancındaki “dört kapı” dediğimiz mertebenin hakikat kapısındaydı. Ben Hasan Efendiye eremedim. Bir bakmışsın yeryüzünde bir bakmışsın gökyüzünde.

Pirin Serçeşme’sinde de bu böyle değil miydi? Dervişlerin çile odaları vardır gidin bakın Hacı Bektaş Dergâhında halen çile odası vardır. Ufak, sadece tepesinde ufacık bir ışık girecek kadar delik vardır Dervişler çileyle nefis köreltmişlerdir. Hak ile Hak olmak içindir, şeriat kapısından geçmek içindir. Tarikata nefsi pak olarak girmek içindir. Derviş baba boşuna dememiş “kırk yıl kaynar kazanda piştim daha çiğsin can dediler!” Pişmek kolay değil deyip üç telli curasının tınısında ve nefeslerinde buluyoruz o ‘’Deryayı Umman’’ insanı.

Dört duvar arasında dağın başında babasının mezarının ucunda belki bir ışık doğar inancıyla bekleyen Wareway dede halen çile çekmeye devam ediyordu. O bu yapısıyla Dervişlik geleneğinin bize göre son temsilcilerindendi.

   Haber Menüsü
Bu haberi yazdır. Bu haberi arkadaşına gönder Bu habere yorum gönder

0%
1
0%
2
0%
3
0%
4
0%
5
0%
6
0%
7
0%
8
0%
9
100%
10

Sivas'ı unutmadık unutturmayacağız
2 Temmuz Sivas Şehitlerini Anıyoruz- Bağcılar Cemevi Gençlik Komisyonu
GÖNÜLLERİN SESİ RADYOSU YAYINDA
Hava'dan Su'dan
HALK ÖNDERLERİNİ ANIYORUZ
Erdoğan, Doğan'dan ne istedi?
İstanbul da İslam Üniversitesi
Alevileri çok seviyorum, çünkü...
Madımak müze olmalı ki.
En Radikal Deyişlerle Kızılbaşlar
   En Çok Okunanlar